HANDE PARMAKSIZ

Digital Padawan, Gamer, Storyteller, Cat Lover. But not necessarily in that order.

Pazarlamacı, Satıcı ve Dilenci Giremez

Pazarlama ve Satışın aynı şey olmadığını İstanbul Üniversitesi’nden İktisat diplomamı aldığım sene öğrenmiştim. Öğrencilik dönemimde bu farktan pek de haberdar olmadığım için bölümümün müfredatındaki tek seçmeli Pazarlama dersinden çığlık atarak kaçmıştım. Aradan seneler geçti, akademik ortamlarda Pazarlama’yı her yönüyle öğrenip Dijital dünyaya adım attığımdan beri mesleğimi ancak “Reklamcı mısın, matbaada mı çalışıyorsun?” diye soran insanlara açıklama gereği duyuyorum. (Bu aralar tezimle de ilgilendiğim için alakasız insanlara “Öğrenciyim ben!” deme hakkımı da sonuna dek saklı tutuyorum.) Ama elbette apartman kapılarındaki “Pazarlamacı, Satıcı ve Dilenci giremez!” A4 çıktılarına kalbim kırık, boynum bükük bir biçimde baktığım dönemler olmadı değil.

Pazarlama alanında eğitim almış ve özel sektörde çalışmak isteyen on kişiden dokuzundan aşağıdaki söylenmeleri rahatlıkla duyabilirsiniz. Geriye kalanların ise ülkemizde sayısı %1’i bile bulmayan dayanıklı olmayan tüketim malları üreten firmalarda çalışıyor olma olasılıkları yüksek.

“X firması ile Pazarlama pozisyonu için görüşmeye gittim, önceden Satış tecrüben var mı diye sordular.”

“Geçen gün bir konferansa gittim, firmalardan birinin CMO’su Pazarlama öğrencilerine öncelikle Satış alanında deneyim kazanmalarını salık verdi.

“Mobilya satan bir firma benim özgeçmişimi internette görmüş, arayıp B sınıfı ehliyetim olup olmadığını öğrenmek istediler.”

Temsili.

Temsili.

Esasında tüm bu karışıklık elbette Pazarlama ve Satış kelimelerinin günlük dilde eş anlamlı olarak kullanılmasından kaynaklanıyor. Bu nedenle de Pazarlamacı denince aklımızda hemen kapı kapı dolaşıp bize tencere-tava satmaya çalışan adamlar canlanıyor. Tam da bu yüzden kendimize ne işle meşgulsün sorusu yöneltilince “Pazarlama Uzmanı” diyoruz ya da “Marketing cnms” deyip hızlıca oradan uzaklaşıyoruz. İlkini söyleyince de tıbbi mümessil zannediyorlar gerçi.

Şaka bir yana, elbette sonuçta daha önce özel sektörde çalışmamış ya da İşletme eğitimi almamış bireyler için bir firmanın organizasyon şemasını akılda tutmak kolay olmadığı gibi, sonuçta gerekli de değil. Eğer Pazarlamacı denilince akıllarda “Doğrudan Satışçı”ların canlanmasını istemiyorsak, insanlara esasında ne gibi işler yaptığımızı anlatmak bizim görevimiz. Ama kusura bakmayalım da, bir kariyer sitesine ilan verirken Pazarlama ve Satış’ın arasındaki farkı bilmek firmaların görevi.

O zaman bu büyük oyunu hemen bozuyoruz.

Pazarlama, müşterilerle tatmin edici değişim ilişkilerini kolaylaştırmak, paydaşlarla iyi ilişkiler geliştirmek ve sürdürmek üzere malların, hizmetlerin ve fikirlerin geliştirilmesi, fiyatlandırılması, tutundurulması ve dağıtılması sürecidir. (İsmet Mucuk’un tanımına göre) Yani Pazarlamacılar hedef pazardaki tüketicilerin istek ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak firmaların hangi ürünleri piyasaya sürmeleri gerektiğine karar verir, piyasa koşullarına göre fiyat araştırması yapar, ürünlerin tanıtımı için yol haritası çizer, tüketicilerin ürünü nereden, nasıl temin edeceğini kararlaştırırlar.

Satış ise tam olarak Reklam ve Halkla İlişkiler ile birlikte Pazarlama’nın 4p’sinden biri olan Tutundurma (Promotion) altında yer alır. Satışçılar müşteri ihtiyaç analizi yaparak üründen ne kadar satılabileceğini ve satış stratejilerini belirler, ürün ve hizmetlerin tanıtımını gerçekleştirir, potansiyel/mevcut müşterileri tespit eder, ziyaretleri planlar, gerçekleştirir ve raporlar. Gördüğünüz gibi, satışçılar da sabahtan akşama dek kapı kapı dolaşmıyorlar.

Pazarlama Karması dediğimiz şey.

Pazarlama Karması dediğimiz şey.

Pazarlama alanında çalışacak kişilerin genel olarak analitik düşünme gücü yüksek ve yaratıcı olmaları beklenirken Satış alanında çalışacakların sözlü iletişimi kuvvetli ve ikna kabiliyeti yüksek, tercihen “iş bitirici” dediğimiz insanlar olması beklenir. Satışçılar satış hacmi yoluyla karlılık sağlarken, Pazarlamacılar firmaların tüketici tatmini vasıtasıyla kar etmesini sağlar.

Satışçılar Pazarlamacıları insanlardan uzak kaldıkları için müşterilerin aslında ne istediğini anlamamakla suçlarlarken, Pazarlamacılar da Satışçıların müşteri deneyimlerine çok odaklandıkları için piyasanın bütününü ve geleceği görememekle suçlarlar.

Hatta bu kapışmaların Pazarlama’nın babası Philip Kotler’e “Ending the War Between Sales and Marketing” isimli makaleyi yazdıracak kadar büyüdüğüne de değinmek gerek.

Özetle, Pazarlamacılara “Arkamda duran bana tabloyu sat,” diyorsunuz mülakatlarda da… Biz o tabloyu satamayız, sadece yaratabiliriz.

Twilight Sevmeyenler İçin Alternatif 8 Vampir Filmi

 1. The Hunger

Miriam Baylock iki yüz sene önce sonsuz yaşam vaadettiği  müzisyen kocası John ile birlikte New York’taki muhteşem malikanesinde yaşayan güzel ve tehlikeli bir vampir hanımdır. Zengin çiftimiz günlerini sanatsal aktivitelerde bulunarak ve insanlardan beslenerek zevk içinde geçirmektedirler. Bu günlerden birinde, John hafıza kaybı yaşamaya ve bir anda yaşlanıp  çökmeye başlar. Miriam’ın vaadinin sonsuz gençlik değil, sadece sonsuz yaşam olduğunu anlayan John, primatlar üzerinde yaşlanma sürecini geri çevirmeyi sağlayacak deneyler yapan Dr. Sarah Roberts’tan yardım ister.

thehunger

Filmin birer adet Vampir David Bowie ile Catherine Deneuve barındırması izlemek için yeterli bir sebep esasında.

  2. Lost Boys

Genç bir anne iki oğluyla birlikte California’nın küçük sahil kasabalarından birine taşınır. Kasaba uzun süredir gizemli ölüm haberleriyle sarsılmaktadır. Kardeşlerden büyük olanı güzel bir kızın peşine takılıp kasabadaki motorcu çetesiyle arkadaşlık kurarken diğeri ise vampir avcısı olduklarını iddia eden iki çocukla vakit geçirmeye başlar. Bir süre sonra büyük kardeş tüm gün uyuyup gecelerini dışarıda geçirmeye başlar.

lostboys

Captain Peroxide olan Jack Bauer, evet.

3. Interview with the Vampire

Filmimiz Louis ismindeki vampirimizin iki yüzyıllık yaşam öyküsünü Daniel Molloy isminde bir gazeteciye anlatmaya başlamasıyla açılır. Kendisi 18. yüzyıl sonlarında güney New Orleans’ta varlıklı bir çiftlik sahibidir. Karısı ve çocuğunun ölümünün ardından yaşama isteğini yitirmişken Lestat isminde bir vampir tarafından dönüştürülür. Filmin 1976 yılında Anne Rice tarafından yazılmış aynı isimli romandan uyarlandığını ve filmin hemen ardından hala duygularını yitirmemiş vampirlerin yaygınlaştığını hatırlatayım.

interview-with-the-vampire

İnanmak güç ama minik vampirimiz Kristen Dunst.

4. From Dusk Till Down

İki banka soyguncusu kardeş ile silah zoruyla kaçırdıkları bir rahip, kızı ve Çin asıllı evlatlık oğlu Meksika sınırında Titty Twister isminde bir striptiz klübüne girerler, olaylar gelişir.  (Evet, bu bir Tarantino filmi.) Etrafta filmin bol miktarda sansürlü versiyonu dolaşıyor, dikkatli olun.

fromdusktilldown

5. Bram Stoker’s Dracula

Ejder Tarikatı’nın üyelerinden biri olan Vlad Dracula, 1462 senesinde Türklere karşı kazandığı zaferle evine geri döndüğünde kendisinin savaşta öldüğünü zanneden karısı Elisabeta’nın  intihar ettiğini öğrenir. Karısının sonsuza dek lanetlendiği düşüncesiyle öfkeden deliye dönen Vlad, evindeki küçük şapeli darmadağın eder ve Tanrı’yı reddeder. Böylece karanlığın tüm güçlerine sahip olup Elisabeta’nın intikamını alabilecektir.

I don't drink... Wine.

I don’t drink… Wine.

6. Thirst (Bakjwi)

Sang-hyun hastanedeki hastalara gönüllü olarak din hizmetleri sunan bir Katolik rahiptir. İşine olan bağlılığı ve sarsılmaz inancı sayesinde saygı duyulan bir adam olsa da gizli gizli inancını sorgulamaktadır ve sürekli üzüntü içindedir. Etrafı kasıp kavuran ölümcül bir virüse çare bulmak için gerçekleştirilen tıbbi deney için gönüllü olmaya karar verir. Deney başarısız olur ve Sang-hyun da bu ölümcül hastalığın pençelerine düşer. Ama kısa süre sonra mucizevi bir şekilde iyileşecektir.

thirst

7. Only Lovers Left Alive

Yüzyıllardır evli olan Adam ve Eve, dünyanın iki ucunda yaşayan iki vampirdir. Birbirleriyle teknolojinin sağladığı son imkanlarla haberleşmektedirler. Kan ile olduğu kadar bilgiyle de beslenen Eve, yakın arkadaşı Christopher Marlowe ile birlikte Tanca’da yaşamaktadır. Adam ise Detroit’te underground ortamlarda efsane olmuş bir müzisyendir. Adam’ın yaşadığı bir varoluşsal bunalım esnasında Eve Detroit’e onu ziyarete gelir. Eve’in beslenme sorunları bulunan kardeşi Ava’nın da aralarına katılmaya karar vermesiyle şenlik (!) başlar.

Only Lovers Left Alive

8. Let the Right One In (Låt den rätte komma in)

Annesi ile birlikte Stockholm’de yaşamakta olan Oscar tüm zamanını okulda kendisine zorbalık eden çocuklardan nasıl intikam alabileceğini düşünerek geçiren yalnız, tuhaf bir çocuktur. Bir gece Håkan isminde yaşlı bir adamla birlikte yan dairesine taşınan Eli adında solgun, zayıf bir kız çocuğuyla tanışır. Filmin özellikle Håkan’ın tüm hikayesini değiştiren berbat bir Hollywood versiyonu bulunuyor, aman sakın bulaşmayın.

lettherightonein

Kitap Listesi: Nisan 2016

20160425_171704 (1)
Hem konsol oyunları/bilgisayar/internet başından ayrılmadan, hem de kitap okuyarak büyümüş son hibrid nesle mensubum.

Daha okula başlamadan okuma yazma öğrenmiş bir insan (o zamanlar, yavru insan tabii) olarak, ömrümün yarısı aralıksız bir şekilde kitap okuyarak geçti. Öyle böyle değil ama. Sekiz yüz sayfalık kitabı bir gecede bitirdiğim olmuştur. Yemek yerken bile okumaya devam ettiğim için zaman zaman çocukluk kitaplarımın arasında ekmek kırıntıları buluyorum. Bugüne dek böcekler tarafından yenmemeleri büyük şans.

Ancak, yüksek lisansa başladığım zamanlardan beri istediğim kadar çok kitap okuyamıyorum. Okuyorum elbette, ama okuduklarım genelde mesleki ya da akademik kitaplarla sınırlı oluyor. Kütüphaneleri, kitapçıları, kitaplara dokunmayı çok seven bir insan olsam da bu okumaların çoğunu emektar tabletim (viva la pdf, viva la e-pub!)  vasıtasıyla yapıyorum. Bir de elbette günlük olarak takip ettiğim bloglar var. Zaten özellikle iş hayatının koşuşturması içinde sana pratik bir fayda sağlamayacak bir metne vicdan azabı duymadan (onun yerine arkadaşlarınla buluşabilir ya da spora gidebilirdin, misal) zaman ayırıp keyfini sürmek büyük lüks. Oysa bu aralar hem tezim, hem blog’um, hem İstanbul Geceleri, hem de farklı projeler için günde 1000 kelime kadar yazmak durumundayım ve okumadan yazılmayacağına inananlardanım.

Bu yüzden de bu sene satın alıp okuyamadığım kitaplara bakıp iç geçirmektense, ilk çeyreğine güle güle demek üzere olduğumuz 2016 senesinin geri kalanında en az 80 kitap okuyacağıma dair kendime meydan okuyorum. Bu da bir ayda kabaca 8 kitap demek.  (hımm, book challenge için daha iyi bir çeviri bulmalı ve senelerdir bir meme olarak da karşımıza çıkan bu mevzu ilk defa nereden çıkmış öğrenmek için tıklayabilirsiniz)

Evde filtre kahve, kedi ve Spotify da mevcut olduğuna göre, Nisan okuma listemi hemen sizlerle paylaşayım. Ne kadarını okuyabildiğimi Mayıs’ta hep birlikte göreceğiz.

  1. How to be Parisian Wherever You Are – Anne Berest
  2. Istanbul A Cultural History – Peter Clark
  3. Stephen King on Writing – Stephen King
  4. İzleniyoruz – Joseph Turow
  5. Sıfır Sayı – Umberto Eco
  6. Lavinia – Ursula K. LeGuin
  7. The Design of Everyday Things – Donald A. Norman

Ve muhtemelen bu iki akademik kitap da elimden düşmeyecek.

  • The Elements of User Experience, User-Centered Design for the Web and Beyond
  • Advertising Theory

 

Endüstrinin Yeni Göz Bebeği: Çapraz Cihaz Hedefleme

 Daha önce UNC Digital Blog’da yayınlanmıştır.

Günümüzde mobil cihaz kullanımının artışı ve tüketicilerin gün içerisinde aynı ya da farklı platformlara farklı cihazlardan giriş yapmayı tercih etmeleri, dijital dünyamızda Cross Device (Çapraz Cihaz) hedeflemeyi dillerden düşmeyen trendlerden biri haline getirdi. Örneğin bisiklet satın almak istediğimizi ve gün içinde mobil cihazımızı kullanarak buna yönelik bir arama yaptığımızı varsayalım. Daha sonra akşam evimize gittiğimizde bilgisayarımız üzerinden internete bağlanalım. Eğer gün içinde her iki cihazı da bizim kullandığımız tespit edilebilirse, bilgisayarımızın başına oturduğumuzda bisiklet firmaları bize reklamlar vasıtasıyla kolayca ulaşacaktır. Ancak şöyle bir sorun var ki dijital reklamcılığın var olmasını sağlayan tüketici verilerine mobil cihazlar üzerinden erişmek oldukça güç. İşte Çapraz Cihaz Hedefleme’nin yaygınlaşmasının en büyük sebebi de tam olarak bu.

İnternete sadece masaüstü cihazlardan erişebildiğimiz dönemlerden bugüne, hala kullanıcı verilerini toplamak için en güvenilir bilgi kaynağımız cookie’ler. İsmini hepimizin pek sevdiği kurabiyelerden alan internet cookie’ler –ki bundan sonra yerine Türkçe karşılığı olan “çerez” sözcüğünü kullanacağız—özetle girdiğimiz web sitelerinin bizi ve site üzerinde gerçekleştirdiğimiz işlemleri hatırlamasına yarıyor. Bu çerezler sayesinde yeniden pazarlama yapmak, marka ile ilgisi olan kişileri hedeflemek mümkün oluyor. Masaüstü cihazlarda çerezler yaklaşık %59 oranında doğru izleme oranına sahip. Ve gelişen teknolojilerle giderek bu tutarlılık arttırılmaya çalışılıyor.

Genelde çerezlerin mobil cihazlarda var olmadığına inanılsa da, aslında durum biraz daha farklı. Masaüstü cihazlara kıyasla performansları düşük demek çok daha doğru olacaktır. Mobildeki çerezler de mobil internet ve mobil uygulama çerezlerleri olarak ikiye ayrılıyor. Mobil internet çerezleri internet tarayıcı her kapatıldığında siliniyor. Mobil uygulama çerezleri ise uygulamalar arası paylaşılamıyorlar, bu da onları büyük ölçüde işlevsiz yapıyor. Yakın zamanda sinyal yayan tüm cihazlarda reklam görüntülemenin mümkün olacağına dair söylentiler göz önüne alınırsa, problemin aslında düşündüğümüzden daha karmaşık olduğu çok açık. Bir dönemin dijital cihazları masaüstü, akıllı telefon ve tabletlerden ibaretken bugün akıllı tv’lerden ve giyilebilir teknolojiden bahseder olduk. Örneğin bugünlerde tartışılan konulardan biri de akıllı saatlerin birer reklam platformu olarak kullanılıp kullanılamayacağı.

Bu sorunun etrafından dolanabilenler de elbette yok değil. Facebook, Google, eBay, Amazon gibi tüm cihazlarımızdan aynı hesapla giriş yaptığımız devler bu sayede hem bizi, hem de cihazlarımızı tanıyorlar. Tüketici verilerine ulaşmanın anahtarı bu firmalarda ve yavaş yavaş bu konuda somut adımlar atmaya zorlanıyorlar. Facebook, Microsoft’tan satın aldığı Atlas isimli projeyi 2014’te harekete geçirdi. Bu proje, çerez problemini çözerek reklamcıların tüketicilerin ekranlar arası faaliyetlerini izlemelerine olanak tanıyor. Atlas, çerezler yerine kullanıcıların Facebook kimliklerinden besleniyor. Aynı zamanda bir Çapraz Cihazlar Raporu da devreye sokmuş durumda. Google’ın da bu sene içinde bir çapraz cihaz çözümü geliştireceği söyleniyor. Ancak Facebook ya da Google kadar şanslı olmayan firmaların imdadına ise çapraz cihaz veri hizmeti sunan Drawbridge, Tapad gibi firmalar koşuyor. Bu firmalar cihazları birbiriyle %70 doğruluk oranı ile eşleştirebileceklerini iddia ediyorlar.

Çapraz Cihaz Hedefleme’nin karşısındaki tek engel tüketicinin her hareketini izlemenin etik olup olmadığına dair tartışmaların yüksek ihtimalle bir noktada başlaması olacaktır. O zamana dek, markalar Çapraz Cihaz hedefleme sayesinde mobil reklamlara yaptıkları harcamaları da arttıracaklar. Yayıncılar ise kendilerine ya çapraz cihaz verisi elde edebilmek için çözüm ortakları bulacaklar ya da tüketiciyi birden fazla platformdan kendileri ile bağlantıda kalmaya ikna edecekler. Yoksa, uzun vadede reklam verenler açısından cazibelerini yitirecekler.

Oldukça ilginç zamanlar göreceğiz.

Oyun Tarihindeki En Tuhaf 5 Oyun Yerleştirme

Daha önce Geekyapar‘da yayınlanmıştır.

The Walking Dead’deki yeşil Hyundai Tucson’ı hatırladınız mı? Hani diğer otomobillerin aksine üzerinde tek bir çizik, kan, iç organ …vs. olmayan ve pırıl pırıl parlayan o otomobilleri?

Evet.

Evet.

Çeşitli ürünlerin, bir miktar paranın el değiştirmesi ile reklam kuşağı dışında filmlerde ve TV programlarında görünmesi olarak tanımlayabileceğimiz ürün yerleştirmenin tarihi, 1800’lere dayanıyor.

Derler ki, Jules Verne Seksen Günde Devr-i Âlem’i yazdığında, gemi taşımacılığı ile uğraşan firmalar, kitapta yer alabilmek için birbirleri ile kıyasıya rekabet etmiş. Ne yazık ki, Verne’ün bu meseleden maddi kazanç elde edip etmediği bilinmiyor.

Tüketicilerin TV reklamlarını zap’layabildiği, sevdikleri programları kaydedip sonradan izleyebildiği bu dönemde ise -ürün yerleştirme tüketiciye kesin olarak nüfuz etmenin neredeyse tek yolu olduğundan – altın çağını yaşıyor diyebiliriz. Bizim yaşamımıza ise yasal olarak sadece bir kaç senedir girmiş durumda. Ve yerli dizilerimizde bu listedekinden daha da tuhaf örneklerini görmeniz mümkün; ama akıl sağlığınız açısından maruz kalmanızı tavsiye etmiyorum.

Ürün yerleştirme uzun zamandır oyunlarda da sıkça kullanılıyor; elbette Transformers gibi neredeyse tüm bütçesini ürün yerleştirmelerden sağlayan filmlerde olduğu kadar değil. Üstelik, çoğu da gözden kaçırmamızı imkansız kılacak kadar bariz ve bir o kadar da komik!

1. Alan Wake | Mustang, Verizon ve Energizer

 Yakın tarihin en başarılı korku oyunlarından biri olan Alan Wake, işin aslı oyunlarda ürün yerleştirmenin nasıl yapılması gerektiğine dair ders niteliğinde bir kaç ürün yerleştirme içeriyor.

El fenerimiz için bulduğumuz Energizer marka pillerin ürün yerleştirmesi gayet uygun bir şekilde yapılmış. Ürün, ana karakter tarafından kullanılıyor ve hikaye örgüsü içinde bir işe de yarıyor. Tek eleştirebileceğim nokta, marka isminin belki de biraz fazla gözümüze sokulması olurdu… Eğer pillerin ömrü bu kadar kısa olmasaydı. Kim bundan sonra el feneri için Energizer pil alır ki? Herhalde Amnesia modern zamanlarda geçse ve Energizer da ona ürün yerleştirme yapsa, ancak bu kadar saçma sapan bir duruma düşerdi.

Alan’ın akıl hastanesinden kurtumaya çalıştığı bölümde ise, işin suyu çıkıyor. Etraftaki delilik Alan’a da bulaşmış olacak ki, kaçmaya çalışacağına klinikteki televizyonda arka arkaya gösterilen Mustang veVerizon akıllı telefonlarının reklamlarını sonuna kadar izliyor. Üstelik bunu izlediğimiz için bir achievement dahi kazanıyoruz! O esnada, elektriğin de kontolünü eline almış olan karanlık güçler, belli ki Alan’ın gidip bir Mustang otomobil satın almasını çok istiyor. Oyunun ilk DLC’sinin ismi ise, “The Signal” ismini taşıyor ve Alan’ı bize oldukça tanıdık gelen bir rüya aleminde çıkış yolu bulmaya çalışırken görüyoruz. Hiçliğe öylesine gömülmüş durumda ki, hiçbir şeyin ve hiç kimsenin ona ulaşması mümkün değil – bir Verizon akıllı telefonu bulana dek. Ya Verizon’ın hizmeti sahiden çok iyi, ya da Alan iyice aklını yitirmiş durumda.

2. Infamous 2 | Subway

Infamous serisi, dünyayı elektrik saçan elleri ile kurtarmaya çalışan (hımm, biraz tartışılır ama…) Cole McGrath’in başından geçenleri anlatıyor. İkinci oyun New Orleans’ta geçiyor ve kentin nüfusunun büyük çoğunluğu eşi benzeri olmayan bir salgında yitip gitmiş durumda, hayatta kalanlara da süper kötüler dünyayı dar ediyor. Bunlar da yetmezmiş gibi, dev bir iblis Doğu Sahili’ndeki tüm kentleri tek tek yok etmeye başlıyor. Nükleer silahlar ile yok edilene dek de durmuyor.

3. Splinter Cell: Chaos Theory | Airwaves ve Axe

Sevgili Sam, seni çok sevdiğim için fazla yüklenmek de istemiyorum ancak bir oyunun giriş demosunda ürün yerleştirme olması gerekiyorsa, en iyi ürün adayı bir sakız (Airwaves markalı) mıdır?

Nefesin çok kötü kokuyor ve bu yüzden kötü adamların seni metrelerce öteden fark edebileceğinden mi endişeleniyorsun? Ve her yerde karşımıza çıkan Axe billboard’ları da neyin nesi? Madem Axe reklamları bu kadar agresif bir biçimde her yerde, oyuncular da sana doğru koşan hoş hanımlar görebilseydi keşke. Ee, o da yok? Ama belli ki casusların her açıdan güzel kokma zorunluluğu var. Yani James Bond’dan görüyoruz, ne zaman ne olacağı belli olmaz.

Oyundaki ürün yerleştirmelerin bu ikisiyle bitmediğini de belirteyim. Oyundaki bilgisayar ekranlarından, cep telefonlarına her yerde yeni sürprizler ile karşılaşmak mümkün. Ubisoft ürün yerleştirmeler ile oyunun masraflarını bu kadar kısmışken, bari oyunu indirimli olarak piyasaya sürseydi.

4. Everquest 2 | Pizza Hut

Oyuncuların bilgisayar başında geçirdikleri uzuuun saatlerde neye ihtiyacı olduğuna karar vermiş olan Sony ve Pizza Hut’ın birlikte yaptıkları, zamanında Everquest II oynamış olanların üzerinde geyik yapmaktan vazgeçmedikleri bir durum.

Neyse, oyuncuların bir noktada acıkacaklarını tespit eden Sony, Pizza Hut’ın ürün yerleştirme tekifini oldukça yaratıcı bir biçimde ele almış ve oyuna /pizza komutunu girdiklerinde, oyuncuların Pizza Hut’ın web sitesine yönlendirilmesini sağlamış. Üstelik, o dönemde (sene 2005 civarı) Everquest II’nin bir oyun üzerinden gerçek nesneler satın alabildiğiniz ilk oyun olduğuna dair sağda solda demeçler verip, bir hayli böbürlenmiş. Dönemin oyun dergileri de, bunu bir devrim olarak kabul etmişler.

Oyunun ortasında bu komut ile siteye yönlendirilmek ile, alt+tab yapıp siteye girmek arasında hayati bir fark olduğunu düşündüler herhalde. Pizza seçerken harcadıkları zamanda hiçbir azalma olmadığını ise, düşünmedikleri çok belli. Ancak, bir yandan da bu oyun üzerinden pizza sipariş etme işi ABD’de bir hayli tutmuş. Alt+tab yapmaya üşenen adamlar, nasıl pizza gelince kapıyı açtılar, onu bilemiyorum ama.

5. Metal Gear Solid: Peace Walker | Doritos, Pepsi, Mountain Dew, Axe, Sony Walkman

PSP sahibi değilseniz, olmadığınız için biraz sonra şükredeceksiniz. Ya da, oyunun Japonya versiyonuna maruz kalmadığınıza…

Yoksa, tam olarak başınıza bu geliyor.

Yoksa, tam olarak başınıza bu geliyor.

MGS serisinin de en az diğer oyunlar kadar ürün yerleştirmelere yer verdiği olmuştur, ancak Peace Walker “Para için ne kadar saçmalanır?” sorusunun cevabı olmuş tam olarak. Ormanın ortasında canınız Doritos mu çekti, hiç üzülmeyin, sponsorumuz bizim için etrafa paketler dolusu cips bırakmış. Çatılarda koşuştururken ağzınız mı kurudu, her yer Pepsi dolu. Çatıdan düşerseniz de Pepsi, yaşatır seni, paniğe gerek yok. Aman ilaçlı olmasın da, sakata gelmeyelim. Mountain Dew de çatılarda boy gösterenlerden… Ve Snake artık dünyanın en büyük hipster’ı: Sony Walkman’i var, üstelik oyunun 1974’te geçtiğini göz önünde bulundurursak, cihazın piyasaya çıkmasına hala beş sene varken. Yine 1970’lerde piyasada olmayan Axe, o zamanlar sprey yapay deri işinde olmalı ki, kendimize Axe sıktığımızda iyileşebiliyoruz.

Oyun yapımcısı, bu çılgınca ürün yerleştirmeler kendisine sorulduğunda, “Ama biz oyuncularımızı şaşırtmak istedik!” cevabını vermiş. Konami, sana ne desem bilemedim ki şimdi.

TL;DR

Bir de bunların yanınca Grand Theft Auto ve Saint’s Row’un kendi dünyaları için yarattığı, gerçek ürünü olmayan reklamlar düşünülünce, oyun dünyasının reklamlara, reklamların da oyun dünyasına bakışı iç içe ve tuhaf bir ilişkiler sarmalı gibi. Anlayacağınız, malum iki dünya da gerçek değil, her türlü tuhaflığa varlar.

 

 

Markalar İçin Ulusal Trajedi Dönemlerinde Hayatta Kalma Rehberi

Yazdan kalma bir günün ardından hafif yağmurlu, serin bir Cumartesi sabahına içinde kötü bir hisle uyanacaksın. Esasında hazır da diziler birikmişken ya da tüm hafta okuduğun kitabın sonunu getirmişken evden hiç çıkasın yok. Ama elbette daha bir hafta önceden arkadaşlarla kahvaltı planları yapılmış. Muhtemelen ertesi gün evde oturmak zorunda kalacağını hatırlayınca kendinde dışarıya çıkacak gücü bulacaksın. Malum, o gün Nevruz Bayramı başlıyor. Ve anneni endişelendirmek istemiyorsun.

Taksim’deki patlama haberini kahvaltı sonrası geçtiğin üçüncü dalga bir kahvecide, cortado’nu yudumlarken alacaksın. Telaşla önce aileni ve sevdiklerini arayacak, eğer şanslıysan kötü bir haber almayacak ve sosyal medya hesapların ile Ekşi’den gündemi takip etmeye başlayacaksın. Bir süre arkadaşlarınla olan bitenin kritiğini yapacak, sonra da moralin bozulmuş bir şekilde ara yollardan bir şekilde evinin yolunu tutacaksın.

Elbette, bir dijital ajans çalışanı değilsen. Ya da her şeyiyle tek başına ilgilendiğin bir startup’ın yoksa.

O zaman sevdiklerinden sonra aklına gelen ilk şey muhtemelen markan/markaların olacak. Ve Cumartesi sabahı  kişisel projelerin üzerinde çalışmak için uğradığın Taksim civarındaki ofisinde patlamayı bizzat duymuş olman da ihtimaller dahilinde.

İtiraf et, insanlar can derdindeyken aklına markan geldiği için kendini kötü hissettin. Ama esasında tek sorun eğer hemen harekete geçmezsen markanın online itibarının yerle bir olma ihtimali değil. Moral bozukluğu yüzünden aklına en son gelecek şey tüketmek olan insanları duyarsızlığın nedeniyle iyice öfkelendirme ihtimalin. Özellikle “tüketicileri” demiyorum çünkü sahiden de insanları istatistik olarak görmek için daha kötü bir zaman olamaz.

Ne yazık ki Dijital Pazarlama’nın pek çok alanında olduğu gibi, bu işin de bir doğrusu yok. Ama hem batı ülkelerinde gerçekleşen ulusal trajediler ile ilgili vaka çalışmalarını incelemek, hem de deneyimlerimize güvenerek ve kendimizi potansiyel müşterilerimizin yerine koyarak bu zorlu süreci acı çekmeden atlatmamız mümkün.

O halde markalar trajedi zamanlarında sudan çıkmış balığa dönmemek için neler yapmalı?

Dijital Reklam:

  • Sosyal medya kampanyalarınızı hiç vakit kaybetmeden durdurun. Her ay düzenli olarak gerçekleşen olaylar nedeniyle olanları öyle bir kanıksadık ki, Ankara saldırısından sonra pek çok kurumsal firma İstanbul’daki meseleyi umursamadı bile. Hatta Facebook’ta uzun süredir hiç görmediğim kadar çok reklam gördüm diyebilirim. Daha da üzücüsü bu reklamlar arasında Dijital ajanslara ait olanlar da vardı.
  • Eğer önceden planlanmış e-mail pazarlama faaliyetiniz varsa, en azından olayın yaşandığı gün durdurun.
  • Arama motoru kampanyalarınızın keyword’lerini (display ya da search fark etmeden) hızlıca gözden geçirin, olayla ilgili negatif keyword kullanmaktan çekinmeyin. İnanın bana, patlama ile ilgili bir haberin yakınında markanızın reklamının bulunmasını istemezsiniz. İnternet bu duruma düşmüş markalarla ilgili trajikomik haberlerle dolu.
  • Maliyeti tıklama başına hesaplanan her türlü reklam modeli ucuzlayacak. Çok normal, dediğim gibi böyle dönemlerde insanların aklına gelen en son şey reklamlarınıza tıklamak. Buna kanıp etrafı reklamlarınız ile doldurmayın. Canı sıkılan bir insan evladı anında browser’ına Adblocker kurar, bir daha da reklamlarınızı görmez bile.
  • Bir bilgi: 2010 yılında Polonya’da başbakan Lech Kaczynski de dahil olmak üzere ülkenin önde gelen devlet adamlarının yaşamını yitirdiği uçak kazası sonrasındaki yas döneminde tüm sektörlerde tüm dijital reklamlar %21 oranında azalmış. Turizm, eğlence ve yeme-içme ile ilgili reklamların ise %54’ten fazlası durdurulmuş.

Sosyal Medya:

  • Olayın gerçekleştiği gün tercihen sosyal medya hesaplarınızdan hiçbir şey paylaşmayın. İnsanlar sadece olay ile son gelişmeleri öğrenmek ve sevdikleriyle konuşmak için sosyal medya kullanıyor olacak.
  • Ve hatta olaydan sonra 3-4 gün boyunca da sosyal medya paylaşımlarınızı minimumda tutun. Paylaştığınız postun da mutlaka markanıza bir faydası olacağından emin olun. İnanın hiç kimse markanızın Twitter’da 100.000 takipçi edindiğini duymak istemeyecektir.
  • Eğer yakın zamanda söz konusu olayı akıllara getirebilecek, her türlü serbest çağrışımı yapabilecek bir paylaşım yaptıysanız mutlaka silin. Özellikle Twitter gibi eski gönderilerin çok rahat görülebileceği platformlarda.
  • Eğer olayla ilgili üzüntülerinizi hemen paylaşmayı tercih ederseniz bunun markanıza hiçbir pozitif katkısı olayacağı gibi markanızı “duyar kasmakla” suçlayan insanlar ile karşı karşıya gelme olasılığınız yüksek. Ama illa da yapmak istiyorsanız, kelimelerinizi olabildiğince dikkatli seçin. Yine tercihen, bunu yapmak için en azından bir gün beklerseniz çok iyi olur.
  • Eğer yas ilan edildiyse, tüm bunlara bu dönem boyunca devam edin. Eğer yas ilan edilmediyse, ne yazık ki olayın etkisini bir miktar yitirmeye başlayacağı, her şeyin normale döneceği zamanı kendiniz tespit etmek zorundasınız.
  • Bundan sonra her zaman için planlanmış sosyal medya gönderilerinizi iptal edebilecek birisi olsun etrafınızda. Siz tatilde, hasta, uyuyor vs. olabilirsiniz, insanlık hali. Çalışanınız olabileceği gibi kardeşiniz, eşiniz, anneniz vs. de olabilir bu kişi. Zaten ajansta çalışıyorsanız mutlaka yedeğiniz bulunur. Ama tabii ay sen kapattın sanmıştım, deyip sorumluluğu üstünüzden de atmaya çalışmayın, üşenmeyin ikinci defa kontrol edin.

Bonus:

  • Gerçekleşen olaylardan etkilenen insanlara yardım etmek için neler yapabileceğinizi mutlaka düşünün, eğer yapabiliyorsanız hemen harekete geçin. Böyle bir zamanda herhangi bir dijital reklam kampanyasından çok daha işe yarayacak ve hatta belki de basında bile ses getirecektir.

Bu bilgilere hiçbir zaman, hiçbir meslektaşımın ihtiyaç duymamasını dilerim.

İstanbul olayından günler sonra yaptığı insancıl ve samimi açıklamayla Tezgahçılar sosyal medya yönetimi dersi verdi resmen, sevgilerimi gönderiyorum buradan kendilerine.

 

Başka Türlü Bir Şey

Gelir gelmez Lemmy, David Bowie ve Alan Rickman’ı elimizden alan iki bin on altı yılının bizlerden pek hazetmediği besbelli.

Sosyal medyada defalarca dile getirildiği gibi, zaman üzülme zamanı da değil; çoğumuzun hayal bile edemeyeceği bir şekilde, kendilerini gerçekleştirerek göçüp giden adamların arkasından ne diye üzülelim? Aklımızı derhal başımıza toplamamız ve şans eseri bu güzel adamlarla aynı döneme denk gelen kendi yaşamımızın tadını çıkarma zamanımız gelmiş de geçiyor bile. Ki ölümden bir şeyler kaçırmak için şimdilik elimizden gelenin en iyisi bu. Ne de olsa insanlık uzak galaksilere açılmanın bir yolunu bulmazsa günün birinde her şey ve herkes unutulacak. Çok can sıkıcı ve hepimiz için geçerli bir kural.

Peki yaşamın hiçbir anlam ifade etmediği, ölümün sadece istatistikten ibaret olduğu, her gün binbir türlü acının, kaybın yaşandığı bu coğrafyada biz nasıl yaşayacağız? Önce yaşayabilmeliyiz ki, yaşamımıza istediğimiz gibi yön verelim ve keyfini çıkaralım. Son iki gündür yaşayamıyoruz mesela; Ankara’da yaşamını yitirenlerin yaşamlarını, hayallerini, son anlarında neler hissettiklerini düşünerek hayalet gibi işimize, okulumuza gidiyor, eğer şanslıysak tek güvendiğimiz sığınak olan evimize zar zor kendimizi atıyoruz.

Bu coğrafyada yaşamaya alışıksan, öyledir. Arada sırada yaşamaya ara verdiğin günler olur. O günlerde uzun süredir aklına getirmediğin ölümü düşünür, belki uzun zamandır aramadığın sevdiklerini ararsın. İşlerini yavaşlatır, kendine biraz zaman ayırmak istersin. Sonra  bir gün sosyal medya paylaşımları normalleşir, sen de hayatına kaldığın yerden devam edersin.

Eğer başka bir dünyanın mümkün olduğunu gördüysen, hayatına devam etsen de kendini ömründe ilk defa evinde ve güvende hissettiğin uzak yerlere hep özlem duyarsın.

Ben mesela bir süredir hemen her sabah, Res Jean Baptiste de la Salle 1 numaradaki küçücük odamda son derece rahatsız yatağımda uyanıp beni Rennes’in keşfedilmeyi bekleyen kasabalarından birine götürecek tren veya otobüse yetişmek için koşuşturmak istiyorum. Bu sabah da o sabahlardan biriydi.

Dört ay yaşadığım ve artık ikinci evim dediğim Rennes’in en büyük meydanında Paris’teki Bataclan saldırısının ardından toplanan kalabalığın fotoğraflarına bakıp nasıl da gururlandığımı bir süre düşündüm. (Gerçi eylem yapmak Fransızların haftasonlarını keyifli bir şekilde geçirme anlayışlarından biri.) Ama daha çok, kendini gerçekleştirme konseptinin ne yazık ki Batı medeniyetlerine özgü bir durum olduğunu düşündüm. Bizler ise Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşi’sinin daha alt basamaklarındayız.

Bataclan kurbanlarının yüzlerine baktığımda, kalbim o kadar kırılmamıştı. Benimle aynı kanı paylaşmadıklarından değil, ölene dek korkusuzca, canlarının istediği şekilde ve özgürce yaşamış olduklarından.

Kırsal kesim mensubu ya da şehirli, eğitimli ya da eğitimsiz olmaları fark etmeden, temel hak ve özgürlükler ile ilgili meselelerde kendileri ile fikir birliği içinde olan ama bir yandan da birbirlerinden olabildiğince farklı insanlarla birarada yaşamış olduklarından.

Ve hatta, geceleri sokaklarda korkusuzca yürüyebildikleri, çocukları ile doğada zaman geçirebildikleri, istedikleri kadar bisiklete binebildikleri için.

Yaşamın mezun olmak, iş bulmak, çok kazanmak, çok tüketmek, evlenmek ya da çocuk sahibi olmak gibi zamanın ruhuna uygun ritüelleri en mükemmel şekilde yerine getirmek değil, bu ritüellerin satır aralarında olup bitenler olduğunun farkında olduklarından.

Bu listeye daha yüzlerce madde ekleyebilirim.

Para hırsımız, kendimiz gibi olmayanlara karşı nefretimiz ve sosyal statü kaygılarımız ile yeryüzünde yarattığımız cehennemin içinde geçirdiğimiz koca bir ömür dahi, istisnalar dışında, onların yaşadığı kısacık ömre denk bile değil. Peki ya bu cehennemde geçen kısacık ömürler?

Her ölüm erken ölümdür. Ama sanki Dünya haritasının doğusundaki tüm ölümler biraz daha erken, biraz daha acı.

Ne yapsak, Mars’a mı taşınsak?

bowie

Sorry for the pessimistic post. Here’s a David Bowie with a cat.

© 2017 HANDE PARMAKSIZ

Theme by Anders NorenUp ↑