HANDE PARMAKSIZ

Digital Padawan, Gamer, Storyteller, Cat Lover. But not necessarily in that order.

Month: Mart 2016

Markalar İçin Ulusal Trajedi Dönemlerinde Hayatta Kalma Rehberi

Yazdan kalma bir günün ardından hafif yağmurlu, serin bir Cumartesi sabahına içinde kötü bir hisle uyanacaksın. Esasında hazır da diziler birikmişken ya da tüm hafta okuduğun kitabın sonunu getirmişken evden hiç çıkasın yok. Ama elbette daha bir hafta önceden arkadaşlarla kahvaltı planları yapılmış. Muhtemelen ertesi gün evde oturmak zorunda kalacağını hatırlayınca kendinde dışarıya çıkacak gücü bulacaksın. Malum, o gün Nevruz Bayramı başlıyor. Ve anneni endişelendirmek istemiyorsun.

Taksim’deki patlama haberini kahvaltı sonrası geçtiğin üçüncü dalga bir kahvecide, cortado’nu yudumlarken alacaksın. Telaşla önce aileni ve sevdiklerini arayacak, eğer şanslıysan kötü bir haber almayacak ve sosyal medya hesapların ile Ekşi’den gündemi takip etmeye başlayacaksın. Bir süre arkadaşlarınla olan bitenin kritiğini yapacak, sonra da moralin bozulmuş bir şekilde ara yollardan bir şekilde evinin yolunu tutacaksın.

Elbette, bir dijital ajans çalışanı değilsen. Ya da her şeyiyle tek başına ilgilendiğin bir startup’ın yoksa.

O zaman sevdiklerinden sonra aklına gelen ilk şey muhtemelen markan/markaların olacak. Ve Cumartesi sabahı  kişisel projelerin üzerinde çalışmak için uğradığın Taksim civarındaki ofisinde patlamayı bizzat duymuş olman da ihtimaller dahilinde.

İtiraf et, insanlar can derdindeyken aklına markan geldiği için kendini kötü hissettin. Ama esasında tek sorun eğer hemen harekete geçmezsen markanın online itibarının yerle bir olma ihtimali değil. Moral bozukluğu yüzünden aklına en son gelecek şey tüketmek olan insanları duyarsızlığın nedeniyle iyice öfkelendirme ihtimalin. Özellikle “tüketicileri” demiyorum çünkü sahiden de insanları istatistik olarak görmek için daha kötü bir zaman olamaz.

Ne yazık ki Dijital Pazarlama’nın pek çok alanında olduğu gibi, bu işin de bir doğrusu yok. Ama hem batı ülkelerinde gerçekleşen ulusal trajediler ile ilgili vaka çalışmalarını incelemek, hem de deneyimlerimize güvenerek ve kendimizi potansiyel müşterilerimizin yerine koyarak bu zorlu süreci acı çekmeden atlatmamız mümkün.

O halde markalar trajedi zamanlarında sudan çıkmış balığa dönmemek için neler yapmalı?

Dijital Reklam:

  • Sosyal medya kampanyalarınızı hiç vakit kaybetmeden durdurun. Her ay düzenli olarak gerçekleşen olaylar nedeniyle olanları öyle bir kanıksadık ki, Ankara saldırısından sonra pek çok kurumsal firma İstanbul’daki meseleyi umursamadı bile. Hatta Facebook’ta uzun süredir hiç görmediğim kadar çok reklam gördüm diyebilirim. Daha da üzücüsü bu reklamlar arasında Dijital ajanslara ait olanlar da vardı.
  • Eğer önceden planlanmış e-mail pazarlama faaliyetiniz varsa, en azından olayın yaşandığı gün durdurun.
  • Arama motoru kampanyalarınızın keyword’lerini (display ya da search fark etmeden) hızlıca gözden geçirin, olayla ilgili negatif keyword kullanmaktan çekinmeyin. İnanın bana, patlama ile ilgili bir haberin yakınında markanızın reklamının bulunmasını istemezsiniz. İnternet bu duruma düşmüş markalarla ilgili trajikomik haberlerle dolu.
  • Maliyeti tıklama başına hesaplanan her türlü reklam modeli ucuzlayacak. Çok normal, dediğim gibi böyle dönemlerde insanların aklına gelen en son şey reklamlarınıza tıklamak. Buna kanıp etrafı reklamlarınız ile doldurmayın. Canı sıkılan bir insan evladı anında browser’ına Adblocker kurar, bir daha da reklamlarınızı görmez bile.
  • Bir bilgi: 2010 yılında Polonya’da başbakan Lech Kaczynski de dahil olmak üzere ülkenin önde gelen devlet adamlarının yaşamını yitirdiği uçak kazası sonrasındaki yas döneminde tüm sektörlerde tüm dijital reklamlar %21 oranında azalmış. Turizm, eğlence ve yeme-içme ile ilgili reklamların ise %54’ten fazlası durdurulmuş.

Sosyal Medya:

  • Olayın gerçekleştiği gün tercihen sosyal medya hesaplarınızdan hiçbir şey paylaşmayın. İnsanlar sadece olay ile son gelişmeleri öğrenmek ve sevdikleriyle konuşmak için sosyal medya kullanıyor olacak.
  • Ve hatta olaydan sonra 3-4 gün boyunca da sosyal medya paylaşımlarınızı minimumda tutun. Paylaştığınız postun da mutlaka markanıza bir faydası olacağından emin olun. İnanın hiç kimse markanızın Twitter’da 100.000 takipçi edindiğini duymak istemeyecektir.
  • Eğer yakın zamanda söz konusu olayı akıllara getirebilecek, her türlü serbest çağrışımı yapabilecek bir paylaşım yaptıysanız mutlaka silin. Özellikle Twitter gibi eski gönderilerin çok rahat görülebileceği platformlarda.
  • Eğer olayla ilgili üzüntülerinizi hemen paylaşmayı tercih ederseniz bunun markanıza hiçbir pozitif katkısı olayacağı gibi markanızı “duyar kasmakla” suçlayan insanlar ile karşı karşıya gelme olasılığınız yüksek. Ama illa da yapmak istiyorsanız, kelimelerinizi olabildiğince dikkatli seçin. Yine tercihen, bunu yapmak için en azından bir gün beklerseniz çok iyi olur.
  • Eğer yas ilan edildiyse, tüm bunlara bu dönem boyunca devam edin. Eğer yas ilan edilmediyse, ne yazık ki olayın etkisini bir miktar yitirmeye başlayacağı, her şeyin normale döneceği zamanı kendiniz tespit etmek zorundasınız.
  • Bundan sonra her zaman için planlanmış sosyal medya gönderilerinizi iptal edebilecek birisi olsun etrafınızda. Siz tatilde, hasta, uyuyor vs. olabilirsiniz, insanlık hali. Çalışanınız olabileceği gibi kardeşiniz, eşiniz, anneniz vs. de olabilir bu kişi. Zaten ajansta çalışıyorsanız mutlaka yedeğiniz bulunur. Ama tabii ay sen kapattın sanmıştım, deyip sorumluluğu üstünüzden de atmaya çalışmayın, üşenmeyin ikinci defa kontrol edin.

Bonus:

  • Gerçekleşen olaylardan etkilenen insanlara yardım etmek için neler yapabileceğinizi mutlaka düşünün, eğer yapabiliyorsanız hemen harekete geçin. Böyle bir zamanda herhangi bir dijital reklam kampanyasından çok daha işe yarayacak ve hatta belki de basında bile ses getirecektir.

Bu bilgilere hiçbir zaman, hiçbir meslektaşımın ihtiyaç duymamasını dilerim.

İstanbul olayından günler sonra yaptığı insancıl ve samimi açıklamayla Tezgahçılar sosyal medya yönetimi dersi verdi resmen, sevgilerimi gönderiyorum buradan kendilerine.

 

Başka Türlü Bir Şey

Gelir gelmez Lemmy, David Bowie ve Alan Rickman’ı elimizden alan iki bin on altı yılının bizlerden pek hazetmediği besbelli.

Sosyal medyada defalarca dile getirildiği gibi, zaman üzülme zamanı da değil; çoğumuzun hayal bile edemeyeceği bir şekilde, kendilerini gerçekleştirerek göçüp giden adamların arkasından ne diye üzülelim? Aklımızı derhal başımıza toplamamız ve şans eseri bu güzel adamlarla aynı döneme denk gelen kendi yaşamımızın tadını çıkarma zamanımız gelmiş de geçiyor bile. Ki ölümden bir şeyler kaçırmak için şimdilik elimizden gelenin en iyisi bu. Ne de olsa insanlık uzak galaksilere açılmanın bir yolunu bulmazsa günün birinde her şey ve herkes unutulacak. Çok can sıkıcı ve hepimiz için geçerli bir kural.

Peki yaşamın hiçbir anlam ifade etmediği, ölümün sadece istatistikten ibaret olduğu, her gün binbir türlü acının, kaybın yaşandığı bu coğrafyada biz nasıl yaşayacağız? Önce yaşayabilmeliyiz ki, yaşamımıza istediğimiz gibi yön verelim ve keyfini çıkaralım. Son iki gündür yaşayamıyoruz mesela; Ankara’da yaşamını yitirenlerin yaşamlarını, hayallerini, son anlarında neler hissettiklerini düşünerek hayalet gibi işimize, okulumuza gidiyor, eğer şanslıysak tek güvendiğimiz sığınak olan evimize zar zor kendimizi atıyoruz.

Bu coğrafyada yaşamaya alışıksan, öyledir. Arada sırada yaşamaya ara verdiğin günler olur. O günlerde uzun süredir aklına getirmediğin ölümü düşünür, belki uzun zamandır aramadığın sevdiklerini ararsın. İşlerini yavaşlatır, kendine biraz zaman ayırmak istersin. Sonra  bir gün sosyal medya paylaşımları normalleşir, sen de hayatına kaldığın yerden devam edersin.

Eğer başka bir dünyanın mümkün olduğunu gördüysen, hayatına devam etsen de kendini ömründe ilk defa evinde ve güvende hissettiğin uzak yerlere hep özlem duyarsın.

Ben mesela bir süredir hemen her sabah, Res Jean Baptiste de la Salle 1 numaradaki küçücük odamda son derece rahatsız yatağımda uyanıp beni Rennes’in keşfedilmeyi bekleyen kasabalarından birine götürecek tren veya otobüse yetişmek için koşuşturmak istiyorum. Bu sabah da o sabahlardan biriydi.

Dört ay yaşadığım ve artık ikinci evim dediğim Rennes’in en büyük meydanında Paris’teki Bataclan saldırısının ardından toplanan kalabalığın fotoğraflarına bakıp nasıl da gururlandığımı bir süre düşündüm. (Gerçi eylem yapmak Fransızların haftasonlarını keyifli bir şekilde geçirme anlayışlarından biri.) Ama daha çok, kendini gerçekleştirme konseptinin ne yazık ki Batı medeniyetlerine özgü bir durum olduğunu düşündüm. Bizler ise Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşi’sinin daha alt basamaklarındayız.

Bataclan kurbanlarının yüzlerine baktığımda, kalbim o kadar kırılmamıştı. Benimle aynı kanı paylaşmadıklarından değil, ölene dek korkusuzca, canlarının istediği şekilde ve özgürce yaşamış olduklarından.

Kırsal kesim mensubu ya da şehirli, eğitimli ya da eğitimsiz olmaları fark etmeden, temel hak ve özgürlükler ile ilgili meselelerde kendileri ile fikir birliği içinde olan ama bir yandan da birbirlerinden olabildiğince farklı insanlarla birarada yaşamış olduklarından.

Ve hatta, geceleri sokaklarda korkusuzca yürüyebildikleri, çocukları ile doğada zaman geçirebildikleri, istedikleri kadar bisiklete binebildikleri için.

Yaşamın mezun olmak, iş bulmak, çok kazanmak, çok tüketmek, evlenmek ya da çocuk sahibi olmak gibi zamanın ruhuna uygun ritüelleri en mükemmel şekilde yerine getirmek değil, bu ritüellerin satır aralarında olup bitenler olduğunun farkında olduklarından.

Bu listeye daha yüzlerce madde ekleyebilirim.

Para hırsımız, kendimiz gibi olmayanlara karşı nefretimiz ve sosyal statü kaygılarımız ile yeryüzünde yarattığımız cehennemin içinde geçirdiğimiz koca bir ömür dahi, istisnalar dışında, onların yaşadığı kısacık ömre denk bile değil. Peki ya bu cehennemde geçen kısacık ömürler?

Her ölüm erken ölümdür. Ama sanki Dünya haritasının doğusundaki tüm ölümler biraz daha erken, biraz daha acı.

Ne yapsak, Mars’a mı taşınsak?

bowie

Sorry for the pessimistic post. Here’s a David Bowie with a cat.

© 2017 HANDE PARMAKSIZ

Theme by Anders NorenUp ↑