Gelir gelmez Lemmy, David Bowie ve Alan Rickman’ı elimizden alan iki bin on altı yılının bizlerden pek hazetmediği besbelli.

Sosyal medyada defalarca dile getirildiği gibi, zaman üzülme zamanı da değil; çoğumuzun hayal bile edemeyeceği bir şekilde, kendilerini gerçekleştirerek göçüp giden adamların arkasından ne diye üzülelim? Aklımızı derhal başımıza toplamamız ve şans eseri bu güzel adamlarla aynı döneme denk gelen kendi yaşamımızın tadını çıkarma zamanımız gelmiş de geçiyor bile. Ki ölümden bir şeyler kaçırmak için şimdilik elimizden gelenin en iyisi bu. Ne de olsa insanlık uzak galaksilere açılmanın bir yolunu bulmazsa günün birinde her şey ve herkes unutulacak. Çok can sıkıcı ve hepimiz için geçerli bir kural.

Peki yaşamın hiçbir anlam ifade etmediği, ölümün sadece istatistikten ibaret olduğu, her gün binbir türlü acının, kaybın yaşandığı bu coğrafyada biz nasıl yaşayacağız? Önce yaşayabilmeliyiz ki, yaşamımıza istediğimiz gibi yön verelim ve keyfini çıkaralım. Son iki gündür yaşayamıyoruz mesela; Ankara’da yaşamını yitirenlerin yaşamlarını, hayallerini, son anlarında neler hissettiklerini düşünerek hayalet gibi işimize, okulumuza gidiyor, eğer şanslıysak tek güvendiğimiz sığınak olan evimize zar zor kendimizi atıyoruz.

Bu coğrafyada yaşamaya alışıksan, öyledir. Arada sırada yaşamaya ara verdiğin günler olur. O günlerde uzun süredir aklına getirmediğin ölümü düşünür, belki uzun zamandır aramadığın sevdiklerini ararsın. İşlerini yavaşlatır, kendine biraz zaman ayırmak istersin. Sonra  bir gün sosyal medya paylaşımları normalleşir, sen de hayatına kaldığın yerden devam edersin.

Eğer başka bir dünyanın mümkün olduğunu gördüysen, hayatına devam etsen de kendini ömründe ilk defa evinde ve güvende hissettiğin uzak yerlere hep özlem duyarsın.

Ben mesela bir süredir hemen her sabah, Res Jean Baptiste de la Salle 1 numaradaki küçücük odamda son derece rahatsız yatağımda uyanıp beni Rennes’in keşfedilmeyi bekleyen kasabalarından birine götürecek tren veya otobüse yetişmek için koşuşturmak istiyorum. Bu sabah da o sabahlardan biriydi.

Dört ay yaşadığım ve artık ikinci evim dediğim Rennes’in en büyük meydanında Paris’teki Bataclan saldırısının ardından toplanan kalabalığın fotoğraflarına bakıp nasıl da gururlandığımı bir süre düşündüm. (Gerçi eylem yapmak Fransızların haftasonlarını keyifli bir şekilde geçirme anlayışlarından biri.) Ama daha çok, kendini gerçekleştirme konseptinin ne yazık ki Batı medeniyetlerine özgü bir durum olduğunu düşündüm. Bizler ise Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşi’sinin daha alt basamaklarındayız.

Bataclan kurbanlarının yüzlerine baktığımda, kalbim o kadar kırılmamıştı. Benimle aynı kanı paylaşmadıklarından değil, ölene dek korkusuzca, canlarının istediği şekilde ve özgürce yaşamış olduklarından.

Kırsal kesim mensubu ya da şehirli, eğitimli ya da eğitimsiz olmaları fark etmeden, temel hak ve özgürlükler ile ilgili meselelerde kendileri ile fikir birliği içinde olan ama bir yandan da birbirlerinden olabildiğince farklı insanlarla birarada yaşamış olduklarından.

Ve hatta, geceleri sokaklarda korkusuzca yürüyebildikleri, çocukları ile doğada zaman geçirebildikleri, istedikleri kadar bisiklete binebildikleri için.

Yaşamın mezun olmak, iş bulmak, çok kazanmak, çok tüketmek, evlenmek ya da çocuk sahibi olmak gibi zamanın ruhuna uygun ritüelleri en mükemmel şekilde yerine getirmek değil, bu ritüellerin satır aralarında olup bitenler olduğunun farkında olduklarından.

Bu listeye daha yüzlerce madde ekleyebilirim.

Para hırsımız, kendimiz gibi olmayanlara karşı nefretimiz ve sosyal statü kaygılarımız ile yeryüzünde yarattığımız cehennemin içinde geçirdiğimiz koca bir ömür dahi, istisnalar dışında, onların yaşadığı kısacık ömre denk bile değil. Peki ya bu cehennemde geçen kısacık ömürler?

Her ölüm erken ölümdür. Ama sanki Dünya haritasının doğusundaki tüm ölümler biraz daha erken, biraz daha acı.

Ne yapsak, Mars’a mı taşınsak?

bowie

Sorry for the pessimistic post. Here’s a David Bowie with a cat.